Ama tembel.
Çok çabuk sıkılıyor.
Konsantrasyonu zayıf.
"Oğlum şu boyamayı bitir"
"Iı-ıh Sevmiyorum ben boyama yapmayı, lego oynayacağım."
"Oğlum gel sayıları çalışalım biraz."
"Iı-ıh Okulda yapıyoruz onları. Biliyorum ben."
Üstüne gitmiyorum.
"Daha çocuk anaokulunda... Nasılsa öğrenir." diyorum.
"Üstelik resim yapmaktan, boyama yapmaktan hoşlanmak zorunda da değil" diye düşünüyorum.
Ancak...
Son veli toplantısından sonra moralim bozulmadı desem, yalan olur.
Ege rakamları ters yazıyor. Bazen baş aşağı, bazen ayna tersi, bazen de düz.
Ona göre öyle de beş, böyle de beş!
Öğretmeni diyor ki: "Tahtanın tepesinde birden ona kadar rakamlar yazılı. Çocuklardan da birden ona kadar yazmalarını sonra tebeşiri seçtikleri bir arkadaşlarına vermelerini istiyorum. Tahtanın tepesine bakarak kopya çekme hakları var. Sıra Ege'ye gelince ters yazıyor. Ama farkında değil. Gururla tebeşiri diğer arkadaşına veriyor. ‘Benzedi mi Ege'ciğim?' diye soruyorum. ‘Bana göre benzedi!' diye cevap veriyor."
"Yani?"
"Yani Ege'yle rakamları artık o kadar çok çalıştık ki, bence yazamamasının tecrübeyle değil de algıyla ilgisi olabilir."
Ne demek algıyla?
Bu bir sorun mu?
Benim pırıl pırıl oğlumun birden ona kadar yazamaması bir problemin işareti olabilir mi?
Bunları düşünürken öğretmeni başka şeyler anlatmaya başlıyor.
"Yönergeleri takip etmekte zorlanıyor. Mesela kapıya kadar git. Tek ayağının üzerinde üç kere sıçra, bir kere kendi etrafında dön. Sonra geri gel." Bizimkisi önce dönüyormuş. Sonra iki kere sıçrıyormuş. Daha doğrusu sıçrayamıyormuş. Kas gelişimi biraz zayıfmış.
Okuma yönünü bilmiyormuş. Kitap sondan başa ya da aşağıdan yukarı okunabilir zannediyormuş.
Anlatılan hikayeyi geri anlatırken ortasından girip başa dönüyormuş. Olayların sırasını karıştırıyormuş.
Halbuki yatmadan önce her gün masal okuyorum onlara!
Defter düzeni kötüymüş, resimlerle kompozisyon yaratamıyormuş!
Tabii iyi şeyler de söylüyor ama onlar şimdi önemli değil.
Bahsettikleri ciddi şeyler. Ege'nin öğretmeni bana bazı tavsiyelerde bulunduktan sonra süremiz doluyor ve Defne'nin öğretmeni ile buluşuyorum.
Defne,
Sınıfın en küçüğü...
Hem boy pos olarak, hem yaş olarak.
Çok üzülüyor, dert ediyor bunu...
Eski okulunda da öyleydi.
"Anne herkes bana ‘sen küçüksün, anlamazsın' diyor" derdi.
Geçen gün bir arkadaşından "abla" diye bahsediyor.
"Kızım sen onunla yaşıtsın" dedim.
"Ama anne o benden çok iri. Ona abla dememi istiyor."
Kızımın özgüveni zayıf.
İlgi çekmek istiyor.
"Parmağım acıyor, karnım ağrıyor." Devamlı hemşirede...
Okulda kaybolmaktan korkuyor.
Bazen bebek gibi konuşuyor.
Bazen istediği olmayınca ağlıyor.
Aslında arkadaşlarının ona küçük muamelesi yapmasına kendi neden oluyor.
Farkında değil.
Ama çok çalışkan
"Kızım gel biraz sayıları çalışalım" dediğimde,
Kalemini, defterini kapıp geliyor.
Öyle titiz resim yapıyor ki anlatamam.
Yaptığı her işte iyi olmak istiyor.
İyi değilse, yapmak istemiyor.
Rakamları yazarken hata yapabiliyor.
O da bazen ters yazıyor
Bunun bilincinde...
Bu yüzden tahtaya kalkmak istemiyor.
Yönergeleri uygulamakta o da zorlanıyor.
"Üç kere zıpla, dön ve geri gel" dendiğinde...
O da sayıyı ve sırayı karıştırabiliyor.
O da sıçramakta zorlanıyor.
Rehberlik servisi ile gerçekleşen toplantıda ikisi içinde diyorlar ki "Bedensel olarak zayıflar. Gelecek sene ilkokulda yalnız başına kalacaklar. Son zil çalıp da, çocuklar koşa koşa okuldan çıkarken, Defne ve Ege'nin hırpalanma ihtimali var."
"Biz nasıl büyümüştük" diye düşünmeden edemiyorum yine...
Bu yaşta sayıları zaten bilmiyordum.
Oyuncağım bile yoktu doğru dürüst.
Bir bebek, iki araba...
Yatmadan önce kimse bana kitap okumaz, masal anlatmazdı.
Annem benimle elbette oynamazdı, kardeşime bakmakla meguldu.
Oynamasını talep ettiğimi de hiç hatırlamıyorum.
Kendi kendime yeterdim.
Belki de yetmek zorundaydım.
Kendi başıma yemek yeme, uyuma, üstümü başımı değiştirme konusunda kesinlikle Defne ve Ege'den iyiydim.
Büyük yerlerde kaybolmaktan korkmazdım.
Zaten hep büyük yerde, sokaktaydım. Kafamın üstünde tavan yerine, uçsuz bucaksız gökyüzü vardı.
Sokak oyunları (sek sek, yakar top, istop, misket) oynadığım, ağaçlara tırmandığım için sanırım bedensel gelişimim de daha iyiydi.
Özgürdüm. Evet evin bahçesindeydim ama annemin ne işler karıştırdığımdan hiç haber olmazdı.
Kafama koyduğum şeyi yapardım. Buna evin damına çıkmak, duvarın üstünden atlayarak komşunun bahçesine dalmak dahil. "Cısss, yasak!" diyen kimse yoktu!
Belki de bu yüzden özgüvenim tamdı.
Bilmiyorum.
Bu işte bir terslik var ama ben çözemiyorum.
Defne ve Ege'yi annemin beni yetiştirdiği gibi yetiştirsem daha mı iyiydi acaba?
Saldım çayıra, mevlam kayıra...
Gerçi kadın mecburdu o zaman.
Ev işi mi yapsın, bebek mi baksın, çocuk peşinde mi koşsun, ablamın ergenlik problemleriyle mi uğraşsın?
Elbette çocuklarımın eninde sonunda 1'den 10'a kadar yazabileceklerini biliyorum.
Diğer sorunları da kolaylıkla çözebileceğimize inanıyorum.
Meseleyi büyütmüyorum.
Bugüne kadar hep rahat anne oldum, rahat olmaya da devam edeceğim.
Ama yine de pedagog randevusu aldım.
Emin olmak istiyorum,
Onları büyütürken hata yapma lüksüm yok.
Herkesin olsa bile benim yok!
Anne-çocuk yazarıyım.
Burada uzman görüşleriyle anne-babalara bilgi vermeye çalışıyorum.
Demezler mi sonra "Kendi söküğünü dikememişsin, anne!" diye.
Nasıl bakarım yüzlerine?
Neyse, pedagoga gideceğiz.
Hanya'yı, Konya'yı göreceğiz!
Bu arada henüz ikisi de ilkokula başlamadan, bunları yaşadığıma inanamıyoruuummmm!!!