"Anne olunca anlarsın" lafı köpek sahibi olunca da geçerli.
Böyle olduğunu gecenin bir vakti evimize gelen dünyanın en yaramaz, en karakterli ve en agresif köpeği Coco ile anladım. Onu çok çok sevdim. Hatta bazen doğurmuşum gibi "Bu huyu aynı bana benziyor" derken buldum kendimi. Gerçi o beni annesi değil, arkadaşı gibi gördü hep. Kızdığımda, doğruyu yapmayı öğrenmek yerine, "Ne bağrıyorsun yaa?" der gibi, bana karşılık vermeyi ve havlamayı tercih etti. Bir keresinde azarları yüzünden kocama küstü. Şöyle bir okşanmadan, adam gibi özür dilenmeden kendisiyle barışmadı. E nasıl eğitecektik, biz bunu. Veterinerimiz dedi ki: "Çok akıllı bir köpek. Eğitilir. Ancak öğrendiğini işine gelirse uygular, gelmezse uygulamaz." Gerçekten de öyleydi.
6 aylık olduğu halde, sert oyunları yüzünden bütün aileyi delik deşik ettiği, evden kaçıp mahallenin kedilerine kafa tuttuğu, bakkala, manava havladığı için, birbirimize daha fazla bağlanmadan Coco'mu köyüne göndermek zorunda kaldım. Şimdi orada annesi ve kardeşi Lily ile çok mutluymuş. Haberlerini alıyorum. Ve onu çok özlüyorum.
Coco gidince, veterinerimizin de tavsiyesine uyarak ailemize uygun köpeği almaya karar verdik. Şimdi evimizde 3.5 aylık bir çikolata labrador kızımız var: Mişka. Tyra Banks'in köpek benzeri dersem komik olur mu? Ama öyle... Mişka tam bir köpek güzeli. Kahverengi tüylü ve yeşil gözlü. Uysal, uslu, bağımlı ve sevgiye muhtaç. Ayağımızın dibinden ayrılmıyor, kolay öğreniyor ve en önemlisi bizi ısırmıyor! Şimdi onunla geceleri Bebek Parkı'ndayız. Bize yemek sonrası yürüyüş oluyor, kızımız da arkadaşlarıyla oynuyor. Defne ve Ege de memnun. Her ne kadar Coco geldiğinde Defne "Anne ben insan kardeş istemiştim, köpek kardeş istememiştim" dese de, Mişka'ya hükmedebildiği, ara sıra da mamasını verdiği, kucağına yatırıp "Güzel kızım benim, canııım, minnoşuuuum" diye sevebildiği için çok mutlu. Evet, biz iki kız, bir oğlan sahibi bir aileyiz. Türkiye'de bu kadar çok evsiz barksız köpek varken, her aileye bir de köpek evlat edinmelerini tavsiye ediyorum. İnanın bana ilk aylarda bakımı biraz zor olsa da, sevgisi çok çok büyük.
İşte Seda Güler ile söyleşimiz...
Tüm hayatınız boyunca hayvanlardan korkan biri olarak, köpek sahibi oldunuz. Nasıl oldu bu?
Öncesinde köpeklere alışma sürecim var, o da Cimbom ve Boni'yle oldu. Cimbom Hıncal Uluç'un köpeğiydi ve sahibiyle birlikte iş yerine geliyordu. İş yerimde her gün bir köpek dolaşıyordu yani! Önceleri çok yadırgadım, çekindim ama zamanla onun varlığına alıştım. Gördüğümde yolumu değiştirmemeye başladım. Sonra bir gün kucağıma oturdu zaten. Hiç beklemediğim bir hareketti ve eskiden olsa çığlıklar atmama, bayılmama neden olabilirdi ama işin tuhafı hiçbir şey yapmadım. Çünkü anladım ki, aslında korkan oydu. O bizden ve her şeyden korkuyordu. Korktuğu için de bana güvenmiş ve sığınmıştı. Benim için çok önemli bir deneyimdi bu. Sonra Boni'yle tanıştım. O da arkadaşımızın köpeğiydi ve iki günlüğüne bize bırakılmıştı. Bir köpekle evde tek başına kalma deneyimini de onunla yaşadım. Aradan yıllar geçtikten sonra Leyla'nın etkisiyle köpek sahibi olmaya karar verdim. O Maksi'yi alınca biz de kardeşi Köpük'ü aldık. İyi ki aldık.
İki tüylü kızınız olduğunu söylerdiniz hep. Köpek annesi olmak nasıl bir duygu?
Bunu bir arkadaşımın sözleriyle anlatayım. Birlikte bir seyahatten dönüyorduk ve havaalanından aynı arabaya bindik. Araba önce beni bırakacaktı. Geldiğimi kocama haber verdiğimden kızlarım da pencerede beni bekliyorlardı heyecan içinde. Arabadan indiğimi görür görmez çılgına döndüler ve kocamın kapıyı açmasıyla birlikte aşağıya inip coşku ile karşıladılar. İki çocuğu olan arkadaşım, "Çok kıskandım bu tabloyu, benimkiler beni hayatım boyunca hiç böyle karşılamadılar" dedi.
Köpek sahibi olmanın zorlukları neler?
Hayatınızı ona göre planlıyorsunuz. Bağımlı oluyorsunuz. Eve her akşam dönmek zorundasınız. Gece arkadaşımda kalayım, iki günlüğüne şu programı yapayım diyemiyorsunuz. Bir günlük seyahate bile çıkacak olsanız, onunla kimin ilgileneceğini düşünmek zorundasınız. Birileri onu sabah akşam dışarı çıkarmalı, yemeğini ve suyunu vermeli çünkü. Ve bazıları yalnız kalamadığı için gece yanında kalmalı. Her sabah ve akşam, hava yağmurlu, karlı, çamurlu olsa dahi onları gezdirmek zorundasınız.
Kimlere köpek sahibi olmayı tavsiye edersiniz?
Özelikle çocukları olanlara. Çünkü çocuk yüzünden zaten daha eve dönük bir yaşam içindeler. Köpek hem onlara çok iyi bir arkadaş olur, hem de onlara paylaşmayı ve sevgiyi öğretir. Çocuk sahibi olamayanlar için çocuk özlemini aratmayacak bir varlık. Zaten onlar kendilerini evin çocuğu yerine koyuyorlar. Çocuk istemeyenler için de ideal bir arkadaş, dost.
Köpeklerin aşık olma hikâyesini anlatır mısınız?
Köpük ve Maksi iki kardeştiler ve doğal olarak birbirlerine çok düşkündüler. Ayrı evlerde ama birbirlerini çok sık görerek büyüdüler. Aralarında öyle bir bağ vardı ki, biz aşk dedik buna, birbirlerinin isimlerini duyduklarında heyecanlanıyorlardı. Kulaklar dikiliyor, başlar yana eğiliyor, gözler yüzümüze çevriliyor ve merakla söylenecek söz ve yapacağımız hareket bekleniyordu. Köpük'e Maksi gelecek dediğim andan itibaren pencereye çıkıp yolunu gözlemeye, gelmedikçe telaş yapmaya, evin içinde koşturmaya başlıyordu. Buluştukları andan itibaren de alt alta üst üste oynayarak, birbirlerinden hiç ayrılmayarak vakit geçirdiler hep. Ta ki Boncuk doğana kadar. Boncuk annesini çok kıskandığı için Maksi'yle oynamasına izin vermedi. Köpük de Maksi yerine kızını seçince araları bozuldu.
Köpük'ün Boncuk'un babası Beyaz'la olan aşkına gelince... İlk görüşte aşktı. Çünkü köpekler de seçici oluyor. Özelikle dişiler! Onlar bizim gibi değil, sadece dişinin kızgınlık döneminde çiftleşebiliyorlar. Dişiden yayılan koku, hepsini baştan çıkarıyor. Erkek köpekler o kokuyu alınca dişinin peşinden ayrılmıyorlar ama dişiler aralarından seçim yapıyor. Benim kızlarım hep kendilerinden büyük köpeklere aşık oldular. Gösterişli ve güçlü köpekleri istediler çiftleşmek için. Küçükleri ise reddettiler.
Köpük'ün hamile olduğunu anlayınca, Beyaz'la sevişmek istememesi, her canlının anneliği aynı yaşadığını gösteriyor değil mi?
Sanıyorum. Geçenlerde iki küçük çocuğun ıssız adada yaşamlarını konu alan Mavi Göl filmini yeniden seyrettim. Cinsellik hakkında hiç bilgileri olmayan tamamen içgüdüleri hareket eden iki genç insan, başlarına geleni de yaşayarak kabulleniyorlar. Her gece sevişirken kadının hamile kalmasının ardından istememesine çok şaşırıyor erkek mesela. "Daha önce istiyordun, şimdi neden istemiyorsun?" diye soruyor. Kız da bilmiyorum ama canım yanıyor diyor. Dişi için hamile kaldığında öncelik çocuğa ait oluyor. O dönemde köpekler çiftleşmeye endeksleniyor, erkek spermlerini atmak, dişi de döllenmek istiyor. Çünkü doğaları gereği tek düşündükleri şey üremek.
Köpük doğum yaptığında neler hissettiniz? Köpekten korkarken evin içinde 7 köpek!
Anne olmayı reddetmiş biri olarak çok ilginç bir deneyimdi. Her şeyi tek başına yaptı. İçgüdüleri ona ne yapacağını öyle güzel söylüyordu ki... Çok dikkatli ve titiz davrandı. Mucizeyi kendi gözlerinizle görüyorsunuz. Onun yavrularını sahiplenmesini ve sevgisini gördükten sonra hayvanlara şiddet uygulayanlara daha çok öfkeleniyorsunuz zaten. Evde 6 minik yavruyla yaşamak ise müthiş bir keyifti. Tek zorluk eve çiş yapmalarıydı tabii. Tavsiyem evin uygun olması, bahçeli ama güvenli ve temiz bir ortam şart. Şimdi olsa, yavruların hiçbirini vermezdim.
Köpeklerin çiftleştirilmelerini tavsiye ediyor musunuz? Ben bu konuda kararsızım.
Ben de kararsızım. Köpük'ün çiftleşmesini niye istedim bilmiyorum. Neyle karşılaşacağımı bilmediğim için belki. Zorluklarını görünce ikincisine izin vermedim, Boncuk'a da o şansı tanımadım. Kısırlaştırmadım da. O dönemde dikkatli davrandım, erkek köpeklerle bir araya getirmemeye çalıştım. Zor bir süreç. Bir kere belki. Ama evin çok iyi düzenlenmesi, yavruların nereye verileceğini planlamak koşuluyla. Yavrulardan ayrılmak da çok zor. Zor bir karar.
Bir de köpeklere çikolata, salam yediriyormuşsunuz. Veterinerler hep "kuru mama" diyor. Ne dersiniz?
Veterinerler olması gerekeni söylüyor. Haklılar ama olmuyor işte. Siz çikolata yerken gözünüzün içine bakıyorlar ve zararlı olduğunu bilseniz de dayanamıyor bir parça veriyorsunuz. Leyla bana çok kızdı Köpük'e çikolata yedirdiğim için. O Maksi'ye vermedi mesela ama ikisi de kanserden ve on gün arayla gittiler işte! Ben köpek sahibi olunca anladım ki ben iyi bir anne olamazdım, ne isterlerse yerine getiriyorum çünkü.
Maksi'den yola çıkarak, köpekle büyüyen çocukların hayatındaki olumlu gelişmeleri anlatır mısınız?
İkisi de paylaşmayı öğrendi. En güzel örnek, Aliye'nin ilkokul öğretmeninin Leyla'ya, "Kızınızın empatisi ne kadar gelişmiş! Bu dönemde böyle çocuk görmedim" demesi. Çünkü Aliye çocuk olmasına karşın, hiç konuşmayan Maksi'nin ne demek istediğini anlıyordu. Maksi'nin iki kardeşi de çok duygusal ve yardımsever çocuklar. Doğaya ve hayvanlara zarar vermiyorlar.
Boncuk şimdi nasıl? Depresyon devam ediyor mu?
Yeni yeni kendine geliyor. Eskisi kadar gardıroba girmese de yine orada uyumaya devam ediyor. Tabii Boncuk bir istisna. Doğduğu andan itibaren annesiyle yaşamasının etkisiyle ona çok bağımlı oldu. Bu kadar bağımlılık da iyi bir şey değil. O yüzden çocukların 3 yaşından sonra anneden kopması öneriliyor ya! Yoksa ne onla ne de onsuz bir yaşam başlıyor. Boncuk da annesine çok bağımlıydı. Sonradan anladım ki hayatı boyunca onu takip ve taklit etmiş. O ne yapıyorsa aynısını yapmış. Kendini geliştirmemiş. Çok farklıydılar aslında. Boncuk çok zeki bir köpekti. Annesini kandırıp elinden mamasını almayı akıl edebiliyordu mesela. Sanki balkonda kedi varmış gibi havlayarak annesini yerinden kaldırıp kemiğini kapıyordu. Ama onsuz da yapamıyordu. Şimdi hayatı yeni baştan öğreniyor. Yaşlandığı için de zor geliyor hayat. 3-5 yaşında olsaydı daha kolay olurdu. 12 yaşında. Çok geç. Örneğin başka köpeklerle oynamak istiyor çünkü hayatı boyunca annesiyle oynadı, oynamayı çok seviyor ama annesinden başkasıyla oynamadığı için de cesaret edemiyor. Çok istediği halde oynayamıyor. Tek isteğim başka bir köpekle oynadığını görmek.
Boncuk'un yaşadığı köpeklerin insanlardan bile sadık ve duyarlı olduğunu göstermiyor mu? Her insan annesi öldüğünde perişan olur. Ama geri kalan hayatını bir eve kapanarak geçirmez. Öyle değil mi?
Haklısın. Onlar da insan gibi. Daha doğrusu onların da duyguları var. Zaten kitabı yazmak istememdeki esas amaç da bu. Sokakta gördüğümüz her hayvan ayrı bir karakter ve hepsinin duyguları var. Yaşadıkları her şey onları kötü olarak etkiliyor. Ormanda bulup aldığımız Gina, ne yaparsak yapalım ormana girmiyor mesela. Bizimleyken bile. Çünkü kötü anıları var orada. Korkuyor. Onu yeniden oraya götüreceğimizi ve tek başına bırakacağımızı düşünüyor. Ateş, sahipleri tarafından terk edildikten sonra bunalıma girdi ve altına kaçırmaya başladı. Pis koktuğu için istenmediğini anlayınca kendini arabanın altına attı. Tina, sahibinin çocuğunu kıskanınca onun doğum gününde ortadan kayboldu ve doğum gününü, Tina'nın bulunma partisine çevirdi mesela.
Yeni bir köpek? Leyla almış, ya siz?
Almayı düşünmüyorum. Boncuk olmasa Köpük'ün hasretine dayanamazdım onu biliyorum. Boncuk'tan sonra ne yapacağımı ise hiç bilmiyorum. Kocam da ben de eve girdiğimiz andan itibaren onu arıyor ve onunla oyalanıyoruz. O giderse çok büyük bir boşluğa düşeceğimiz kesin. Boncuk gibi biz de depresyona girebiliriz. Ama artık bir köpeğe bağımlı yaşamak istemiyoruz. Bir yere gittiğimizde "Ama Köpük ve Boncuk ne olacak?" diye düşünmek istemiyoruz. Şimdilik niyetimiz bu.
Ömür Gedik'in 6 Ekim tarihli Kelebek'te yayınlanan yazısından alıntı:
Oğlum'u kıskanıyorlar
"...Olay şu efendim; insan (yani ben) köpeğine nasıl olur da "oğlum" ya da "kızım" dermiş. Ayıpmış, günahmış, şımarıklıkmış. Ey köpek ve hayvan sevgisinden yoksun insan!
Seni sadece seven ve sevginden, şefkatinden, gülen yüzünden başka bir şey istemeyen bir canlıya duyulan sevgiyi anlaman neden bu kadar zor? Sana kızamıyorum ama senin için gerçekten üzülüyorum. Bu tavırlarınla insanlar dünyasında da sevmen ve sevilmen pek mümkün değil..."