İlk hamileliğinden başlayalım.
Etrafımızdaki herkes güç bela hamile kalırken, ben "hadi çocuk yapalım" dedikten iki hafta sonra hamileydim. Çığlıklar atarak eşi dostu aradım, kocam işte duramadı çiçeği kaptı eve geldi. Karnım hemen büyümeye başladı, o karın okşandı içindeki bebek hayal edildi. Sonra, bebeğin kalp atışını duyacağımız muayene geldi çattı. Ultrason ekranına bakarken doktorun yüzü karardı ve o an her şeyin bittiğini anladım.
Ne olmuş peki?
Doktorumuz "Mol gebelik, diye bir şey var. O olabilir. Patoloji sonucuna bakacağız" gibilerinden sınırlı bir açıklama yaptı. Boynumuzu büküp eve döndük. E tabii, bir süre sonra elimiz bilgisayara gitti. "Mol gebelik" sözünü google'lamamızla kabus başladı. İnternet bir bebeğe değil, potansiyel kanser hücresine hamile kaldığımı yazıyordu.
Hayatının en güzel haberi
bir anda en kötüsü oluyor
Ön kanser hücresi mi? Nedeni neymiş peki?
Döllenme sırasında yaşanan bir talihsizlik. Nedeni tam bilinmiyor. Görüntüsü bira köpüğüne benziyor. Gebelik sonlandırılıyor ve yüzde 90 başınıza bir iş gelmiyor. 6 ay süreyle hamile kalamıyorsunuz ve olası kötü hücre üremesine karşı kontrol altında tutuluyorsunuz.
Yüzde 10'luk durumda ne oluyor?
Ne yazık ki molların yüzde 10'nunda kötü hücreler rahimde çoğalmaya devam ediyor ve "Choriocarcinoma" denen bir kansere dönüşebiliyor. Kemoterapi görmek zorunda kalıyorsunuz. İyi haber, tedavi oranı yüzde 100 ve tedavi bittikten bir yıl sonra tekrar hamile kalıp çocuk sahibi olabiliyorsunuz. Kabus gibi ama dünyanın sonu değil. Tabii ben dünyanın sonu olmadığını o zaman bilmiyordum.
Nasıl karşıladın durumu?
Yıkıldım. Dağın tepsinden bir çığ büyüye büyüye üstüme geliyor. Ben de bir yere kıpırdayamadan altında kalmayı bekliyorum. Üstelik düşün hayatının en güzel haberi, hayatının en kötü haberine dönüşüyor.
Mol gebelik teşhisinden
hemen sonra kürtaj yapılmalı
Çok sinir bozucu hakikaten. Peki sonra?
Türkiye'deki sağlık sistemi ve doktorlarla imtihan dönemim başladı. Cuma günü bozuk gebelik yaşadığım anlaşıldı, kürtaj randevum pazartesine verildi. Doktorum hafta sonu tatilini bölmeyi göze alamamış. Sonradan öğrendik ki mol gebelik teşhisinden hemen sonra rahmin boşaltılması gerekirmiş, riski azaltmak için. 48 saatimi, şiş göbeğim ve mide bulantımla, kendimi hâlâ hamile gibi hissederek ve rahmimde beni kanser etme ihtimali olduğunu bildiğim hücreleri taşıyarak geçirdim. Bir kadına yapılabilecek en büyük acımasızlık. Neyse, pazartesi rahim boşaltıldı ve parça patolojiye gitti.
Sonuç?
Komplet mol. Yani iki çeşit moldan kansere dönüşme ihtimali daha yüksek olanı. Allah'tan hamilelik hormonum hemen düşmeye başladı. Bu, iyiye işaretti. Doktoruma ilk sorduğum soru "Ne zaman tekrar hamile kalabilirim?" oldu. "Hemen" dedi. Hayrete düştüm. Çünkü okuduğum tüm makaleler en az 6 ay hamile kalmamam gerektiğini söylüyordu. Sonradan bu "hemen" lafını duyan tüm doktorlar da büyük şaşkınlık geçirdi.
Allah Allah! Nasıl bir doktormuş bu?
Epeyi meşhur bir doktor.
Hastanede kabus gibi
bir operasyon geçirdim
Nihayet B-hCG sıfırlandı ve tekrar hamile kaldın. Onda ne oldu?
Evet, altı ay dolar dolmaz, tekrar hamile kaldım. Bu sefer ürkek bir mutluluktu. Sevindik ama kendimizi fazla kaptırmadık. Bebeğin kalp atışlarını duymaya gittik ki, rahimde bu kez hiçbir şey yok. Ama B-hCG yani hamilelik hormonum aşırı yüksek. Yeni doktorumuz dış gebelikten şüphelendi. İki günde bir kan ver, ultrasona gir. Kalp sıkışıklığı, göz yaşı. 10 gün sonra ultrasonda pıt pıt atan bir kalp vardı. Kefeni yırttığımızı zannettik.
Ama yırtamadınız.
Aynen. İki hafta sonra, karşımda yine yüzü kararmış bir doktor vardı. Bebeğin kalp atışı durmuş. Düşük yapmaya dünden razıydım. En büyük korkum, yeni bir mol gebelikti. Doktorumuza belki onlarca kez "Bu da mol olabilir mi?" diye sordum. "Kalp atışı gördük mümkün değil" dedi. Sonra bu bebek de alındı. Tükiye'nin en iyi özel hastane zincirinde kabus gibi geçen bir operasyonla.
Anlatsana.
Önce aç bilaç, iki saat doktoru bekledik. Sonra ameliyathaneye aldılar. Berbat bir yer. Soğuk, tir tir titriyorum. Kimse yüzüme bakmıyor, ne kadar delici, kesici tuhaf alet varsa önüme diziyor. Doktorum gelmeden bayıltacaklar diye ödüm koptu. Kendime gelmeye başladığımda ise rahmimde korkunç bir ağrı vardı. İnim inim inliyordum. Kendimi bir köşeye atılmış et parçası gibi hissettim. Tüm gücümü toplayıp odadakilere "Çok ağrım var, ağrı kesici yapın" diye seslendim. Yanıt geldi: "Ağrıyacak tabii! Kürtaj oldun." Bir süre sonra kalçama biri aniden bir iğne sapladı ve korkunç bir acı hissettim. Sonra deniz manzaralı suit odama çıkarıldım ve böylece hak ettiğim sağlık hizmetini almış oldum (!).
Bu sefer sonuç ne çıktı?
Patoloji raporu için doktorumu aradığımda, "Ay Esracığım konuşamayacağım şimdi. Onlarca kadın kapıma yığılmış durumda... Mesaj atarım" dedi. Gelen sms'de şöyle yazıyordu: "Bir önceki gebeliğe ait mol olabilecek birtakım hücreler gözlenmiş. Önemli bir şey yok."
Bir dakika... Önemli olması gerekmiyor mu?
Herhalde! En büyük korkum zaten molün tekrarlanması. Sms'i aldıktan 10 dakika sonra yayına çıktım. Yüzüm kireç gibi, ölü gibi sunmuşum bülteni. Herhangi bir kadının mol gebe olma ihtimali binde 1. Benim tekrar mol gebe olma ihtimalim yüzde 1'e düşmüştü. Bu kadar şanssız olabilir miydim? Kanser korkusu, kalp çarpıntısıyla beklenen test sonuçları... Hepsi baştan başlayacaktı. Bir sms mesajından daha fazlasını hak ediyordum.
Üçüncü doktorun da yüzünü
karartmayı başardım
Gebelik hikâyesi değil, macera romanı gibi oldu. Neymiş peki sonuçta?
Doktorum ikinci gebelikte kalp atışı duyulduğu için mol olmadığında ısrarcıydı. Ama her acı tecrübeden maalesef daha çok bilgilenerek çıktığımız için, kalp atışı olsa da mol gebelik yaşanabileceğini öğrendik. Üstelik patoloji raporu "Bir önceki hamileliğe ait mol hücresi" filan demiyordu. Söylediği şuydu "Bu gebelikte hem normal, hem tuhaf hücreler var. Mol mu, değil mi çözemedik." Aksi gibi bu sefer vücudumdaki B-hCG hormonu çok zor düştü. Kabus bitti derken tekrar başlamıştı. Kan ver, bekle. Kan ver, bekle. Haftalar böyle geçti. Tabii doktor yine değişti!
Bu kaçıncı doktor oldu?
Üçüncüye geçtik. Ama arada başka doktorlardan da görüş almaya devam ettim. Sonunda B-hCG düştü. Ama bu üçüncü doktorun da yüzünü karartmayı başardım.
Yine ne oldu?
Rahimde bir kitle bulundu. Bu sefer bebeğin plazentasının neden olduğu ve dünyada olağanüstü az görülen başka bir tür kanserden şüphelenildi. PSTT (Placental Side Trophoblastic Tumor) diye bir şey. Kemoterapiye yüzde 30 yanıt veriyordu, yani eğer bir yere sıçrarsa kurtulma şansım yüzde 30'du. Doktordan çıktıktan sonra, Nişantaşı sokaklarında bağıra bağıra, ağlaya ağlaya yürüdüm. Herkes bana bakıyordu. Umrumda bile olmadı.
İnanamıyorum.
İnan, inan. O güne kadar doktorlarla yaşadıklarımızı skandal sanıyorduk. Meğer her şey yeni başlıyormuş. İş ciddiye binince işin içine profesörler, onkologlar, üniversite bilim kurulları girdi. Türkiye'de yapılamayan kan testleri için kanım Almanya'ya yollandı. PET'e (kanser taraması) girdim. Saç telimden ayak pamağıma kadar MR'ım çekildi.
Peki sonuç ne çıktı?
Kitlenin şekli kansere benziyor. Ama kanser taramasında ve kan tahlillerinde sonuç temiz çıkıyor.
Yani?
Doktorlar -ki o zaman artık birkaç kişiydiler- kitlenin tamamen rahim duvarının içinde olduğunu ve parça almanın imkansız olduğunu söylediler. Parça alınamadığı için aksini kanıtlamak da mümkün değildi. Riski göze alamayacaklarını söylediler ve bana yüzde 99 PSTT teşhisi koydular. İki seçenek sundular: "Ya kemoterapi gör, ya da rahmini alalım."
Ne diyorsun? Parça almanın hiçbir yolu yok muymuş gerçekten?
Memlekette yok. Bir Türk doktor aracılığıya, Amerikalı bir jinekolog-onkologdan görüş aldık. "Histeroskopi ile parça alınması lazım" diye yanıt geldi. Doktorumuza söyledik, hakaret kabul etti. "Mümkün olsa, herhalde biz yapardık Esra Hanım" diye fırça attı.
Nedir o?
Vajinadan özel kamerayla rahme giriyorlar. Endoskopinin rahme yapılanı, diyebiliriz.
Kemoterapi görmeyeyim diye tüm
arkadaşlarım taşıyıcı anne olmak istedi
Peki ne karar verdin?
PSTT'nin esas tedavisi rahmin alınması. En azından yumurtalıklarım kalacaktı ve taşıyıcı anneyle çocuk sahibi olabilecektim. Kemoterapi ile iyileşme şansım yüzde 30'du. Yumurtalıklarımı kaybetme ihtimalim vardı ve hiçbir zaman biyolojik olarak kendi çocuğuma sahip olamayabilirdim. Üstüne 30 yaşında menopoza girecektim. Kemoterapi görmeyeyim diye başta ablam olmak üzere tüm arkadaşlarım taşıyıcı anne olmak için sıraya girdi.
Ölmekten korktun mu hiç?
İlk gebeliğin mol olduğunu öğrendiğimde değil korkmak, öleceğime emindim. Hani çok gülünce, çok ağlamaktan korkulur ya... Ben de kendi kendime "O kadar sevinir misin? Öl de gör gününü!" deyip durdum. O günlerde bir doktora o kadar çok "Ölecek miyim?" diye sormuşum ki, bana "Esra Hanım, bir gün hepimiz öleceğiz. Sizinki bugün gibi gözükmüyor" dedi. PSTT teşhisi konduğunda ise gücümü dert yanmaya değil, çözüm bulmaya yönelttim. Bu sefer karşımda gerçekten bir tehlike vardı ama bunu kabullenmeye niyetim yoktu.
Olanları anneme söylemedim
bilseydi rahmimi kendisi alırdı
Kabullenmeyip, ne yaptın ?
Doktorlara, "ABD'ye gitsek bu işe bir çare bulamaz mıyız?" diye sorduk. Bozuldular, yine hakaret kabul ettiler. "Nereye gidelim?" diye sorduğumuzda ise "Size bundan farklı bir yanıt verecek merkez yok. Manen rahatlamaya gidin" dediler. O sırada Türkiye'de de başka doktorların kapısını çalmaya başlamıştım ve sonunda çaldığımız kapılardan biri doğru adres çıktı. Prof. Dr. Ergin Bengisu'nun karşısında elimizde onlarca MR ve test sonucuyla otururken bize şöyle dedi: "Kızım Türkiye'de bu işten ben dahil hiç kimse anlamaz. Kimsenin vaka tecrübesi yok. Batıda bu hastalıklar belli merkezlerde toplanır. Bizde böyle bir yer yok. Bence hemen bavulu toplayın ve yola çıkın!" Bu açıklama rahmimi kurtardı.
Peki, çevrene durumu nasıl açıkladın?
Ablalarıma, çok yakın arkadaş çevreme ve işte de sadece yöneticilerime söyledim. Ablalarımın halini düşün zaten. Tabii kimse rahmi filan takmıyor herkesin derdi bana bir şey olmaması...
Annene söylemedin yani?
Anneme söylenir mi? Hâlâ söylemedim. Bu röportaj yayınlanacağı için mecburen, yavaş yavaş söyleyeceğim. "Yok beyne sıçrar, yok yaşam şansı yüzde 30." Annem bu laflardan herhangi birini duysa, gelir rahmimi kendi elleriyle alırdı.
Kocamla psikolojik destek aldık
kara mizahla durumu atlattık
Kocanla durumu nasıl atlattınız?
Kara mizah, kırmızı şarap ve Tarık Yılmaz'la! Beraberce Prof. Dr. Tarık Yılmaz'dan hem psikolojik destek, hem akıl aldık. Yapı itibariyle olaylarla ve kendimle dalga geçen bir tipim. Kocam da öyle... Eş dost, dertli dertli yemek yerken, Görkem önümdeki yarım kiloluk cheese cake'e bakıp "Bu kadın kanser manser değil, masayı yedi!" diye isyan edebiliyordu. Çin'den evlat edineceğimiz ve adını Abdullah koyacağımız çocuğumuzun Anadolu topraklarındaki maceraları, bizi güldürüyordu. Arkadaşlarım "Şekerim aldır şu rahmi kurtul. Ben benimkini tahsis ederim. Zaten kullanmıyorum!" diyordu. Ağlanacak halimize, gülüyorduk işte...
Peki sonra ne oldu?
Bengisu'nun tavsiye ettiği, Boston'daki merkezden randevu aldık. Önceden test ve MR sonuçlarını yolladık. Oraya gittiğimizde bu konuda uzman üç doktor sonuçları incelemiş ve çoktan ne yapılacağına karar vermişti.
Ne yapılacakmış?
Vaka tecrübelerine dayanarak bunun PSTT'ye benzemediğini söylediler. Ayrıca hiç laboratuvar bulgusu olmadan Türkiye'de bana yüzde 99 PSTT teşhisi konması karşısında hayrete düştüler. Meğer kitlenin küçük bir kısmı hâlâ rahim duvarının dışındaymış. Histeroskopi ile parça alındı. O an bana "Parça alınabilse, biz alırdık" diyen doktorun kulakları çınlamıştır diye tahmin ediyorum!
O da mı meşhur bir doktordu?
Bir üniversite hastanesinde bölüm başkanı olan bir profesördü.
Hay Allah! Sonra?
Operasyon hemen yapıldı. Ameliyat olan insanların ağrı çekmesi gerekmediğini orada öğrendim. Deniz manzaralı oda yok. Sadece diğerlerinden perdeyle ayrılan bir yatağım vardı. 100 kere gelip "Üşüyor musun", "Ağrın var mı" diye sordular. "Evet" dedikçe ısıtılmış pikeler kat kat üstüme örtüldü. Kan alan hemşire iğnenin ucu kalın diye on kere özür diledi. Kendimi et parçası gibi değil insan gibi hissetim. Türkiye'deki birçok lüks özel hastanede sağlık hizmeti değil, otelcilik hizmeti aldığımız o an kafama dank etti.
Peki sonucu söyle? Bayılacağım şimdi meraktan.
Kanserli hücre mücre yok! Bu sefer Boston sokaklarında bağıra bağıra ağlıyordum ama sevinçten! Altı hafta sonra MR'da parça kendiliğinden yok oldu. 9 aydır kızımın içinde büyüdüğü rahmim böylece kurtulmuş oldu.
Kızım Ladin'i epidural olmadan
normal doğurmak istiyorum
Başına gelenler, pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. Nihayet üçüncüsünde Allah yüzüne baktı, galiba.
Evet. İşler yoluna girdikten 7 ay sonra ben yine hamileydim. Bu sefer en yakınlarımıza bile söylemedik. 4-5 ay ellerimle yüzümü kapatarak ultrasona girdim. Doktorun suratını ve bebeği görmek istemiyordum. Ama kızımız bizi hiç üzmedi. Kalbi tıkır tıkır attı. Bütün test sonuçları iyi geldi. 20'nci hafta detaylı ultrason taraması da temiz çıktıktan sonra rahatladım ve müjdeli haberi duyurdum.
Peki doktor?
PSTT sırasında başvurduğum doktorları da sayarsak herhalde 10 doktor filan değiştirdikten sonra bana güven veren birini buldum. Şu ana kadar da her şey çok iyiydi. Ama son noktada aramızda bir fikir uyuşmazlığı oldu.
Nasıl bir fikir uyuşmazlığı?
Türkiye'de senin benim gibi insanların normal doğum yapması imkansıza yakın. Çok kilo aldın, bebek çok kilolu, hemoroidin var, ikiz gebelik riskli vs... Bahaneler say say bitmez. Ben Ladin'i normal doğurmak istiyorum.
Doktorun buna itiraz mı etti?
Hayır. O da sezaryen yanlısı bir doktor değil. Sadece normal doğumdan kastımızın farklı olduğu ortaya çıktı.
Nasıl farklı?
Türkiye'de doktorların genellikle prosedürü şu: Rahim ağzı 4 santim açıldığında direkt epidurali takıyor. Ayrıca bebek çıkarken rutin olarak epizyotomi yapıyor. Yani vajinayla anüs arasındaki perine denen bölgeye kesik atıyor.
Dünyada herkes
sezaryenden korkuyor
Sen nasıl doğurmak istiyorsun?
Annem gibi... Epiduralsiz ve kesik atılmadan. Denemek istiyorum en azından. "Epidurali takın" diye çığlık çığlığa bağırma ihtimalim de var. Ama buna doğum sırasında karar vermeliyim. Rutin bir uygulama olmamalı.
Dünyadaki eğilim ne?
Sezaryenden herkes müthiş korkuyor. Doğum ameliyathane yerine odada yapılıyor. Doğum sırasında epidural isteğe bağlı takılıyor. 80'lerde tavan yapan rutin epizyotomi oranları da büyük ölçüde düşmüş durumda. Dünya Sağlık Örgütü ve Amerikan Jinekologlar Derneği epizyotomiye artık karşı çıkıyor. "Kadınları boşu boşuna kesmeyin" diyor.
Bu röportajdan sonra doktorlar
beni kabul etmeyebilir
Peki kesik atmanın altında yatan mantık neydi, neden vazgeçildi?
"Kontrolsüz bir yırtıktansa, kontrollü bir kesik daha iyidir" mantığıyla doktorlar rutin olarak perineyi kesiyordu. Bu yolla ekstrem yırtıkları önlediklerini düşünüyorlardı. Ancak 20 yıllık tecrübe ve araştırmalar göstermiş ki, perinenin kesilmesinin ekstrem yırtıkları önlediği filan yok. Yırtılacağı varsa yine yırtılıyor. Yırtılmayacak olan da boşu boşuna kesilmiş oluyor.
Doktorun bu taleplerini kabul etmedi mi?
Hayır. "Kesmeyenini bulursan, ona git!" mesajını aldım ve geçtiğimiz hafta yine doktorumu değiştirdim.
Şaka yapıyorsun.
Çok ciddiyim. Denemek hakkım. Sanıyorum benim gibi düşünen bir doktor da buldum. Doğum sırasında, beni lüzumsuz yere kesip biçmeyeceğine olan inancım da tam. Tek derdim sağlıklı bir şekilde Ladin'i kucağıma almak ve güzel bir doğum tecrübesi yaşamak. Tabii bu röportajdan sonra beni kabul edecek hastane de, doktor da bulmak zor olabilir. Artık kocam suyu ısıtır, sen de ebelik yapar, doğurtursunuz en doğalından!
Aman Allah korusun! Bunca şey yaşadıktan sonra, dilediğin şekilde doğum yapacağına inanıyorum. İyi şanslar!
Çok teşekkür ederim.